İyi Bir Şey mi?
Neden bu başlık? Çünkü 27 Eylül Pazar sabah saat 11’de TV8’de yayınlanan İnsan İnsana programında konuğum olan Sevgili Hayrettin Karaca böyle söyledi. Aynen böyle söylemedi, ama konuşmasını dinlediğiniz zaman bunu söylemek istediği anlıyordunuz.
Kısaca anlatayım: Tv programına davet etmeden önce İş Bankası, Kültür Yayınları tarafından basılan, Hayrettin Karaca kitabını okudum¹. Bu kitapta Hayrettin Karaca içinde büyüdüğü ortamın kültürel değerlerini özlemle ve takdirle anıyor. Söyleşiyi yöneten kişi biraz daha açmasını isteyince, şöyle diyor: “Sana üç cümle söyleyeceğim: Olanın olmayana borcu var; komşusu aç yatanın yediği helâl değildir; komşuda pişer komşuya düşer. Her taraf harap, perişandık; çok fakirdik, ama aç insanımız yoktu. Bütün mesele burada işte; bir paylaşma vardı; bir sorumluluk vardı; bir inanç vardı.² ”

Daha sonra kitabın başka bir yerinde İngiltere’ye gittiğinde bir İngiliz yasası gereği pasaport polisi üstündeki bütün İngiliz parasını alıyor, yalnız beş İngiliz Sterlini bırakıyor; böylece yanında bir hafta yetecek kadar para ile gelen ve şimdi ancak beş sterlini kalan Hayrettin Karaca hemen geri dönmek istiyor, ama dört günden önce uçakta yer bulamıyor. Parasız Türk Konsolosluğuna gidiyor ve orada liseden tanıdığı iki kişi görüyor; bunlardan biri üst sınıfta olduğu için “abi” diyor, diğeri de bir sınıf aşağıda. İçinde bulunduğu durumu onlara anlatıyor ve onların kendisine hemen yardım edeceğini umuyor. Ama onlar hiç oralı olmuyorlar, “sen kendi başının çaresine bak,” tavrı sergiliyorlar. Aç ve sefil sokakta kalma durumuyla karşı karşıya kalan Hayrettin Karaca daha önce birlikte iş gördüğü Türkiye’den İngiltere’ye taşınmış bir Yahudi aileye sığınmak zorunda kalıyor.
Kendisini konuk ettiğim programda başından geçen bu olayı Hayrettin Bey’e hatırlattım ve şu soruyu sordum: “Nasıl oluyor da, o kadar övdüğümüz, gurur duyduğumuz o Anadolu kültürümüzden yetişen insanlar, gariban olduğunuz bir ülkede sizi bu şekilde yapayalnız ve sefil bir durumda bırakabiliyor?”
“Onu bilemem,” dedi ve devam etti, “ama onlar bana çok büyük bir iyilik yaptılar. Onların sayesinde artık hiç kimseye güven duymamayı öğrendim.”
Bu etkileşim üzerinden zaman geçtikçe kafamda iki soru belirmeye başladı, şimdi hep onları kafamda evirip çeviriyorum. Televizyon programı çekilirken bu sorular aklıma gelseydi, değerli konuğumla bu sorular üstüne konuşmak ne kadar verimli olurdu, bilemiyorum. Ama aklıma takıldı bir kere, sonunda bu yazıyı yazmaya karar verdim. İlk sorum, ‘Sevdiğimiz, takdir ettiğimiz Anadolu Kültürümüz,’ eğitilmiş insanlarımızın düşünce ve davranışlarında neden sürmüyor?
Bu soruyu incelenmeye değer bir konu olarak görmemek, üzerinde düşünmek zahmetine bile girmemek beni gerçekten şaşırtıyor ve rahatsız ediyor. Rahatsız ediyor çünkü böyle bir tavırda bir yüzeysellik görüyorum. Ya Anadolu kültürünün söylediğimiz değerde ve kalitede olduğuna inanmıyoruz; böylece eğitilmiş insanların davranışı bizi aslında hiç şaşırtmıyor. Ya da eğitilmiş insanın bencil davranışını doğal kabul ediyor, sadece laf olsun diye şikâyet ediyoruz. Söylemin kendisinde bir ‘mış gibilik’ var; o nedenle rahatsız oluyorum.
İkinci sorum da şu: ‘İnsanların birbirlerine güvenmemelerini öğretmek neden kötülük değil de iyilik yapmak olarak görülüyor?’ İşte bu soruyu siz okurlarıma haftanın sorusu olarak sormak istiyorum. Anasayfadan cevaplayabilirsiniz.
Doğan Cüceloğlu (25.10.2009)
¹ Kılıç Hristidis, Şengün (2008). Erozyon Dede:Hayrettin Karaca Kitabı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 2. Baskı. ISBN: 978-9944-88-297-2
² A.g.e. s.20. |