İş Yaşamında İletişim / Yazılar - Doğan Cüceloğlu Resmi Web Sitesi

İş Yaşamında İletişim


Doğan Cüceloğlu

Recep Usta'nın iki deneyimi
Hatırladığım kadarıyla adı Recep idi ve çalışma arkadaşları ona, Recep Usta, derlerdi. İzmit'te on yıl kadar önce verdiğim bir iletişim seminerinde tanıştım. Bana unutamayacağım iki iş deneyimi anlattı.

İlk iş deneyimini aynı holdingin başka bir şirketinde yaşamış. Recep Usta, bu şirkette ustabaşı olarak çalışmış. Fabrika Müdürü sabahleyin fabrikaya girerken durur, giriş kapısındaki köpeği sever, onunla biraz oynaşırmış. İş bitiminde Müdür, yine arabasından iner, kapıda köpekle biraz oynaşır, onu sever, sonra gidermiş. "Hocam ben orada dokuz yıl çalıştım, Müdürümle belki elli defa karşılaştık, günaydın dedim, selam verdim, bir keresinde bile selamımı almadı. Müdürün nezdinde kapıdaki köpek kadar değerim yoktu," dedi.

Şimdi çalıştığı şirketi aynı holding Amerikalılarla ortak kurmuş. Yeni kurulan şirkette çalışma koşullarının daha iyi olacağını duymuş ve başvurmuş; değişik testlerden ve mülakatlardan sonra seçilerek işe alınmış. Yeni şirketin genel müdürü ilk üç yıl bir Amerikalıymış.

Bu işe başladıktan beş yıl sonra bir gün iş başında müthiş bir karın ağrısıyla kıvranmaya başlamış. Acı o kadar fazlaymış ki, acıdan bayılmış. Hastaneye kaldırmışlar ve apandisiti patlamak üzere olduğu için hemen ameliyata almışlar.

İki hafta içinde iyileşmiş ve yine işinin başına dönmüş. Bir gece fabrikadan evinde telefon etmişler ve "Recep Usta şu senin malum makine yine teklemeye başladı, yarım saat içinde müdahale edilmezse gece vardiyasında üretim duracak," demişler. "Araba gönderin hemen geleyim," demiş. "Şimdi araba yolluyoruz, hazır ol," demişler.

Recep Usta, Yahya Kaptan denilen bir yerde oturuyormuş. Yürüyerek fabrikaya yarım saatte gidebilecek durumu var. On dakika arabayı bekliyor ve hanımına, ben yola çıkıyorum, yolda arabayı görürsem durdururum; ben yolda göremezsem ve araba buraya gelirse sen hemen arkamdan gönder," demiş ve koşar adımlarla fabrikaya gitmek için yola çıkmış. O akşam yağan hafif bir yağmurun altında yirmi dakika koşudan sonra nefes nefese fabrikaya varmış ve sorunlu makineye hemen müdahale ederek makinenin sorununu gidermiş.

Ertesi sabah, Fabrika Müdürü Recep Usta'yı odasına çağırmış. "Recep Usta gel bir çayımı iç. Arkadaşlar akşam koşarak geldiğini anlattılar; gece vardiyası sayende durmamış. İşin sahibi olsan bu kadar yaparsın; Allah razı olsun, sana teşekkür ediyorum," demiş.

Recep Usta, "Müdürüm," demiş ve şöyle devam etmiş, "kendimi gerçekten bu işin sahibi görüyor ve öyle hissediyorum. Esas Allah senden razı olsun. Ben kendimden geçip acıdan yığıldığım zaman beni hemen hastaneye göndererek hayatımı kurtaran sensin; hastaneye gönderdikten sonra arkadan gelip ben baygın yatarken doktorlarla konuşup oradan beni sahipsiz bırakmayan sensin. Talimat vermişsin, ameliyattan sonra en iyi şekilde bakıldım. Ameliyata girdiğim zaman eşime telefon etmişsin, 'Yenge, durum şu, üzülecek bir şey yok, her şey kontrol altında. Bir şeye ihtiyacınız olursa benim telefonum şu, beni arayabilirsiniz,' diyen sensin. Bu benim işim olmazda kimin işi olur? Tabii koşarak işime gelir, sahip çıkarım."

Recep Usta bu iki iş deneyimini bana anlattıktan sonra şu gözlemde bulundu. "Hocam itiraf edeyim; bizim Türk müdürler, işçiye adam gibi davranmasını, daha önceki gavur müdürlerden öğrendi. Çünkü doğruyu söylemek lazım, gavurdu ama bizi insan yerine kordu; her bayramda erkenden işçileri toplar, çikolata tutar ve her birinin elini teker teker sıkardı. Bizim şimdiki Müdürümüz onun yanında Müdür Yardımcısı olarak çalıştı."

Neden böyle? Sorulması gereken sorular:

Bana göre sorulacak önemli birkaç soru var:

1- Recep Usta'nın daha önce çalıştığı fabrikada Müdür neden onun hiçbir selamını almadı? Müdürün bu davranışı o müdüre ait, kendi kişiliğine özgü bir davranış mıydı, yoksa Türkiye'de birçok fabrika müdürünün gösterdiği oldukça tipik bir davranış mıydı?

2- Yabancı ortaklı şirkette, yabancı müdür, işçiler için önemli olan bayramı önemseyip, sabahın erken saatinde onlarla bayramlaşmak için özel çaba harcıyor, çikolata tutuyor ve her birinin elini teker teker sıkıyor. Niçin? Bu Fabrika Müdürü olan biri için doğru bir davranış mı?

3- Yeni şirketin şimdiki Türk müdürü neden, Recep Usta'nın daha önce çalıştığı fabrikanın müdürü gibi davranmıyor?

4- Recep Usta yabancı müdürden söz ederken neden hala 'Allah'ın gavuru' diyor?

Neden böyle? Sorulması anlamsız görülen sorular

Bana göre sorulduğu zaman anlamsız görülecek bazı sorular da var. Örnek olarak:

1- Recep Usta, eski işindeki Fabrika Müdürü'nün kendisine köpek kadar değer vermediğini görünce, neden mutlu olmuyor da, aksine bozuluyor?

2- Yeni işindeki Müdür'ün kendisini hastaneye gönderip, sağlığını takip etmesine, eşine telefon edip ona bilgi vermesine ve yardımı eli uzatmasına neden bozulmuyor, öfkelenmiyor da, memnun kalıyor?

Bu yazıda bu soruları yanıtlamada kullanılacak kavramları, temel farkındalıkları ele alacağım

İletişim ve insanla ilgili temel farkındalıklar:

İki insan birbirinin farkına varınca iletişim başlar. İlk farkındalık budur.

İletişim anlam alışverişidir. İki insan birbirinin farkına varınca iletişimsizlik söz konusu olamaz. Yaptığımız yapmadığımız, söylediğimiz söylemediğimiz her şeyin mesaj değeri vardır.

İletişim başlar başlamaz yaşamın toplumsal ve bireysel olmak üzere iki düzeyinde mesaj alış verişi başlar. İkinci farkındalık budur. Ben toplumsal düzeye 'yüz' ve bireysel düzeye 'can' adını veriyorum.

'Yüz' adını verdiğim toplumsal yaşamın sağlıklı sürdürülmesiyle ilgili sosyal normlar, beklentiler, kurallar, ilkeler, gelenek ve göreneklerle ilgili mesajlar vardır. Bunlar sosyal yaşamın devamı için karşılanması gereken ihtiyaçlardır. Aksi halde toplum anarşiye, keşmekeşe gömülür. İşte üçüncü farkındalık içinde bulunulan sosyal ortamın bu gereksinmeleridir. Ben bu gereksinmelere 'yüz gereksinmeleri' diyorum.

'Can' adını verdiğim bireysel yaşamın sağlıklı sürdürülmesiyle ilgili karşılanması gereken ihtiyaçlar vardır. Dördüncü farkındalık bireyin psikoloji yaşamının sağlıklı sürdürülmesi için gerekli olan bu ihtiyaçlardır. Buna 'can gereksinmeleri' diyorum.

Nelerdir bu can gereksinmeleri? Ben bir kitabımda1 altı temel can gereksinmesini tanımladım. Bunlar: (1) ait olma birey olma dengesi, (2) umursanma, (3) kabul edilme, (4) biricik olma, (5) yetkin olma-yapabilme ve (6) sevilmeye değer olmadır. Bunlardan başka can gereksinmeleri vardır, ama bunlar görebildiğim en temel olanları.

Her iletişim mutlaka bir ortam içinde yer alır. Bu iletişimin beşinci farkındalığıdır.

Birey ortam etkileşim matrisi

İletişim bir ortam içinde yer alır: aile bir iletişim ortamıdır; okul, sınıf bir iletişim ortamıdır; şirket, çalışılan yer bir iletişim ortamıdır; otobüs durakları, kaldırımlar, kahvehaneler, lokantalar, toplumsal alanlar birer iletişim ortamıdır.

Her ortam, örneğin bir iş ortamı, 'yüz' baskın ya da 'can' baskın olabilir.

Bu ortamda yer alan her bir birey, örneğin çalışan, yetiştirilişi gereği 'yüz' baskın ya da 'can' baskın olabilir.

Böylece oluşan ortam birey matrisinde birinci gözünde, yüz baskın ortamın, örneğin şirket yöneticilerinin, yüz baskın bireyleri, örneğin işçileri bulunur. Matrisin ikinci gözünde, şirket örneğinden devam edersek, can baskın yönetici yüz baskın işçilere yöneticilik yapmaya çalışır. Üçüncü gözde, yüz baskın yönetici ve can baskın işçi karşı karşıya gelir ve dördünü gözde hem yönetici hem de çalışan can baskındır.

Recep Usta'nın iki deneyimi bu matrisin hangi gözünde yer aldı?

Recep Usta'nın ilk fabrikasındaki müdürün kapıdaki köpekle ilişkisi matrisin dördüncü gözünde yer aldığı halde, Recep usta ile ilişkisi matrisin üçüncü gözünde yer almaktaydı. Bu gözde yer alan ilişkilerin duygusal tonu bozulma, öfke ve yargılama şeklinde olur. İşçiler bu gözde müdürlerine bakarken şöyle düşünürler: "Müdür olmuşsun, ama insan olamamışsın." Merkep ve altın semer ilişkisi akla gelir. Müdür işçilere bakarken, "bu işçi parçaları kim oluyor da benden selam sabah bekliyorlar; bunlara biraz güler yüz göstersem, tepeme çıkarlar," diye düşünür.

Recep Usta'nın ikinci deneyiminde müdürle etkileşimi dördüncü gözde yer alıyor. Burada birbirine karşılıklı değer veren iki insan bulunmaktadır.

Peki, Recep Usta eski yabancı müdürden 'gavur' diye söz ederken etkileşimi hangi göze koymaktadır?

Değerli okurum, bunun irdelemesini size bırakıyorum.

Ayrıca, sorulması anlamsız görülen soruların, birden bire anlamlı hale geldiği durumlar olabilir mi, üzerinde de düşünmenizi istiyorum.

Doğan Cüceloğlu (29.10.2007)

 1Cüceloğlu, Doğan (2002.) Keşkesiz Bir Yaşam İçin İletişim: İletişim Donanımları. İstanbul: Remzi Kitabevi.