Yargılamak Üstüne | Doğan Cüceloğlu

Yargılamak Üstüne

İnternet’te yayınladığım son iki yazımın altına şöyle bir not koydum:

Önemli bir rica: Bu hafta, sadece bir gün, hiç kimseyi yargılamadığınız bir gün geçirmeye özen gösterir misiniz? Sözünüzle, yazınızla, yüzünüzle, bakışınızla, hal ve tavrınızla, ses tonunuzla hiç kimseyi yargılamadığınız tek bir gün! Lütfen. (Bunu denerken farkına vardığınız zorlukları ve iç görüleri öykü ve örnekleriyle paylaşırsanız, beni zenginleştirirsiniz. Emek ve zamanınız için teşekkürler.)

Bilmiyorum, bunu denediniz mi?

Denedinizse ne kadar zorlandığınızı görmüşsünüzdür.

Deneyen bir okurum bana şöyle yazmış:

Yargılama konusunda önce şunu söylemek istiyorum: Yargılamanın tam anlamını sanırım tam olarak bilmiyorum. Yani demek istediğim, ben eğer birisi " bana" göre yanlış bir şey yapıyor ise ve ben bunu ona söylüyor isem ben o kişiyi yargılıyor muyum?

Mesela eşim araba kullanırken ikinci viteste gidilmesi gereken yerde üçüncü viteste gidiyor. Bende ona burada hiç ikinci viteste gidilir mi dediğim zaman onu yargılıyor muyum?

Ya da esim kavanozların kapağını tam sıkıca kapatmıyor, ben ona kapatmasını söylerken ve bunu söylerken biraz da kızgın olur isen yargılıyor muyum?

Hani bir söz vardır, ‘beni böyle kabul et,’ diye. Ama o zaman karsımızdaki kişiyi hiç mi uyarmayacağız? Veya uyarılan kişi yaptığı işin yanlış olduğunu bildiği halde, uyarıldığı için, kabul görmediği için neden üzülüyor ya da sinirleniyor?

Benim size sorum şu: bir olaya yargılamadan nasıl tepki verilir? Buna bir kaç örnek verebilir misiniz? Vaktiniz için şimdiden teşekkür ederim.

İyi günler.

Evet, zor! Peki, neden zor?

Çünkü algıladığımız her nesne, kişi ve olaylarla ilgili anında duygularımız da oluşuyor. Ve duygular biz farkına varmadan değerlendirme mekanizması çalıştırmaya başlıyor: Araştırmalar gösteriyor ki, örneğin bir kişiyi güzel biri olarak algılamışsak, farkına varmadan o kişiyi ‘iyi,’ çirkin biri olarak algılamışsak ‘kötü’ görüyoruz. Bu Duygusal Anlam Verme Sistemi benim yanında doktora çalışması yaptığım Prof. Charles E. Osgood’un araştırma alanını oluşturmuştur. Osgood bu sistemin kültürler arasında müşterek olduğunu, yani insan doğasıyla ilgili tüm insanlara özgü evrensel bir sistemin var olduğunu araştırmalarıyla ortaya koymuştur.¹

Prof. Daniel Kahneman algı ve düşünce sistemleri üzerinde yaptığı çalışmalarda Sistem1 (S1) ve Sistem2 (S2) adı verilen iki düşünce sisteminin olduğunu ve S1’in bilinçli düşünce düzeyinin altında biz farkında olmadan çalıştığını araştırmalarıyla göstermiştir.²

Günlük yaşamda çoğu kez S1 düzeyinde hayatımızı yönlendiririz. Birisine bakıp onu gördüğümüzde, onun sesini duyduğumuzda, onun sesinin tonu, konuşuş tarzı, giyiniş tarzı el kol hareketleri ve daha birçok karmaşık girdilerle o kişiyle ilgili otomatik bir algılama oluştururuz. Ve o algılamaya dayanarak kişiyle ilgili ilk saniyelerde bir kalıplama yaparız.

Bu kişi ‘öfkeli, bencil, kaba, saldırgan, saygısız, tehlikeli, uzak durulması gereken, cahil’ biri olarak algılanabilir.

Aynı kişi bir başkası tarafından, ‘onurlu, hakkı koruyan, delikanlı, saygılı, yardımcı, dostluğa layık’ biri olarak görülebilir.

Günlük yaşam içinde yer alan olaylar, gördüğümüz kişiler, yaşadığımız ilişkiler bizdeki S1 tarafından hemen rayına oturtulur. Duygusal Anlam Verme Sistemi kişinin S1’inin bir parçasıdır ve ‘her şey’ (olay-ilişki-insan-nesne) duygusal anlam verme sistemi içinde kalıplarına oturtulur.

Sorgulanmazsa bu böyle devam eder gider. Ama sorgularsan ve: ‘Nasıl algıladığının farkında mısın?’ ‘Neden böyle algılıyorsun?’ ‘Hangi zeminden baktığının farkında mısın?’ sorularını sormaya başladığımız zaman, bu sorular kişiyi hemen S2 düzeyine iter. Bazıları bu soruları umursamaz, bazıları umursar; düşünür, gözlem yapar ve kendi içinde bir yolculuğa çıkar.

Benim Yetişkin Çocuklar kitabımda konu edindiğim kültür robotları S2 düzeyine çıkmakla ilgilenmezler; çünkü onların içinde büyüdüğü aile ortamında bir birey olarak kendilerine özgü bir değerlendirme sistemi geliştirmelerine izin verilmemiştir. Onlar içinde yetiştikleri kültürün kendilerini çocukluktan itibaren programları çerçevesinde S1 ve S2 kalıpları geliştirmişlerdir.

Ben bu kişilere kültür robotu diyorum ve aynı robotlarda olduğu gibi bu kişilerin algılamaları ve değerlendirmeleri birbirine benzer, bireysel farklar yoktur. Kültür robotlarının bireysel farklara pek tahammülü yoktur. Kültür robotlarının toplumunda farklı algılamak ve farklı hissetmek kötü bir şeydir.

Duygusal olgunluğa ulaşmış kişi, ‘Nasıl algıladığının farkında mısın?’ ‘Neden böyle algılıyorsun?’ sorularını kendine sürekli sorar. S1 algılamasını sürekli S2 içerisinde konumlandırmak ister; özellikle önemli konularda.

Böylece otomatik yargılamayı, bilinçli ‘değerlendirip-konumlandırma’ çerçevesine sokmaya çalışır. İngilizce’deki ‘to judge’ yargılamayı, ‘to assess’ ise ‘değerlendirip-konumlandırma’yı ifade etmektedir.

Örnek verelim: Ev alırken ilk görüşte ev hoşunuza gidebilir, ama ‘değerlendirip-konumlandırma’ sürecine girdiğinizde, bütçemiz yetecek mi, nasıl bir muhitte, çocuklar için yeteri kadar mekân var mı ve onlar ne diyecek, kimlerle komşu olacağım ve on yıl sonra bu ev değer mi kaybedecek yoksa değer mi kazanacak, gibi sorular devreye girer.

Bana yazan değerli okurum kocasının kendini rahatsız eden her bir davranışı ile ilgili (vites değiştirme, kavanoz kapağını kapama) ‘değerlendirip-konumlandırma’ sürecine girdiğinde S2 düzeyinde sebepler bulacaktır. Bu düzeyde bir sohbet (konuşma değil, sohbet) konumlandırmaları açıklığa çıkarmaya başlayacaktır. Tepki değil, seçimler öne çıkacaktır.

İnsanı gücendiren, kıran ‘senin şu davranışın başımızı derde sokabilir’ (araba denetimden çıkar, kavanoz yere düşer) mesajı değildir; insanın içini inciten ‘sen sevilmeye layık değilsin’ mesajıdır. Birisi davranışla ilgilidir, değiştirilebilir, öbürü özle, canla ilgilidir, değiştirilemez. Davranışlar üzerinde odaklanarak sohbet bunu önler. Şu davranışın şu nedenle kabul edilemez; ama senin özün muhteşem ve ben o özü seviyorum. O zaman sohbet devam eder. Öğrenme yer alır, gelişme yer alır.

Evet, tekrar rica ediyorum: Bu hafta, sadece bir gün, hiç kimseyi yargılamadığınız bir gün geçirmeye özen gösterir misiniz? Sözünüzle, yazınızla, yüzünüzle, bakışınızla, hal ve tavrınızla, ses tonunuzla hiç kimseyi yargılamadığınız tek bir gün! Lütfen.

Deneyince ne kadar zor olduğunu göreceksiniz.?

Artık neden zor olduğunu biliyorsunuz: S1’den S2’ye geçerek bilinçlenme durumunda kaldınız.

Bu bir birey için bu kadar zor ise, düşünün toplum için ne kadar zor. Kültür robotlarının sayısı azalıp duygusal olgunluğa erişmiş, tepkileriyle değil bireysel seçimleriyle yaşayan insanların sayısı artıkça kavga yerine sohbet eden bir toplum olmaya başlayacağız. Sorunlarımız yine olacak ama insana saygılı tarzlarımız şimdikinden çok farklı olacak.

Doğan Cüceloğlu (22.06.2013)

¹ Charles E. Osgood, George Suci, & Percy Tannenbaum, The Measurement of Meaning. University of Illinois Press, 1957. ISBN 0-252-74539-6. Daha geliştirilmiş bir kaynakça için: http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1207/s15327906mbr0504_4#preview

² Kahneman, Daniel (2012). Thinking Fast and Slow. London: Penguin Books Ltd. ISBN: 978-0-141-03357-0

Doğan Cüceloğlu Resmi Web Sitesi © 2005-2016
YASAL UYARI: Bu site 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na uygun olarak yayın yapmaktadır. Sitemizde yayınlanan her türlü içerik, ilgili sayfamıza link vermek koşulu ile yayınlanabilir. Aksi durumlarda yasal hakkımız saklıdır.